Türkün Bağımsızlığına Olan Düşkünlüğü
Büyük Taarruz ( 26-30 Ağustos 1922 )
İnsanlığın yeryüzünde ilk var olduğu andan beri meydana getirdiği en büyük sosyal gelişimlerden birisi Devlet mekanizmasını hayata geçirmek olmuştur. Çünkü devlet kurumundan mahrum olan kabileler, topluluklar, anarşi ve kargaşa içinde yaşarken; devlet organına kavuşmuş topluluklar belli bir düzen, nizam ve kaide kurallarının çatısı altında hür ve düzenli bir yaşama kavuşmuşlardır.
Daha net şekilde ifade edecek olursak; devlet, kanun demek, disiplin demek, intizam demektir. İşte bahsini ettiğimiz bu devlet mekanizmasını kuran ve devam ettiren en büyük milletlerden birisi de Türk Milletidir. Hunlardan başlayarak üç bin yıl gibi uzun bir zaman diliminde, bu dayanışmacı millet, bulunduğu zor şartlar içerisinde bile 16 devlet kurmasını bilmiş şanlı bir millettir. Aslına bakarsanız bu 16 devlet kurmanın temel espirisi, fıtrat icabı Türkler, hiç bir şart ve koşul altında esareti kabul etmeyen ve bağımsızlığına ve hürriyetine, içtiği su kadar aldığı hava kadar düşkün bir millettir.
Ve yine bu fıtrat icabıdır ki; bu yüce millet altında yaşadığı devlet herhangi bir sebepden yıkılacak olsa yerine bir yenisini kurmasını bilmiş ve bu sayededir ki, kendi şanlı tarihini üç bin yıldır devam ettirme başarısına ulaşmıştır. İşte bizde, bu yazımızda bahsini ettiğimiz bu bağımsızlık sevdasının, tarihteki en büyük yansımalarından birisi olan 1919 ile 1922 yılları arasında vuku bulan ve Türk Milletinin ölüm-kalım savaşı olan Kurtuluş Savaşına son noktayı koyan Büyük Taaruzu ( 26-30 Ağustos 1922 ) ve bu büyük ve çetin savaşın kazanılmasını sağlayan derin felsefeyi bir nebze de olsa aktarmak istiyoruz.
Bilindiği üzere, yine Türk Milletinin kurucusu ve yöneticisi olduğu Osmanlı İmparatorluğu varlığını 600 yıl gibi çok uzun bir zaman diliminde devam ettirmiş; fakat bu yazımızın ana konusu olmaması sebebiyle ayrıntılarına giremeyeceğimiz derin bir çok sebepden dolayı 20. Yüzyılın başına geldiğimizde yıkılma emarelerini gösterir olmuştur.
Türk Milleti bu süreçte, Balkan Savaşları gibi Trablusgarp Harbi gibi birçok önemli harbin içine girmiş ve bütün bu savaşlar, zayıflayan bünyesini daha da bir yıpratır olmuştur. En son olarak ise, 1914 yılında, bütün 19. Yüzyıl boyunca emperyalist devletlerin vahşice yaptıkları sömürge yarışının bir sonucu olan I. Dünya savaşı başlamış ve ilk başlarda çekimser kalan Osmanlı Yönetimi, o an için yönetimde olan bazı İttihat ve Terakki Partisinin önde gelen isimlerinin kararlarıyla birlikte, bu büyük savaşa Alman Devletinin yanında katılması noktasında nihai kararlarını vermişlerdir.
Bütün olumsuz şartlara rağmen kahraman Osmanlı ordusu başta 1915 yılındaki tarihte eşi ve benzeri görülmemiş kahramanlıkların saklı olduğu Çanakkale Savaşı olmak üzere birçok cephede büyük başarılar kazanmasına rağmen müttefiki Almanyanın kesin anlamda mağlup olmasıyla birlikte savaştan mağlup bir şekilde ayrılmak zorunda kalmıştır. İşte bütün olanlar bundan sonra başlamıştır.
Galip gelen ve gözü yeni sömürge yerlerinin hırsıyla dönmüş emperyalist devletler, diğer mağlup devletler Almanya ve Bulgaristana uyguladıkları anlaşmaların tamamen çok fena bir şekilde ağırlaştırılmış şekli olan adı barış anlaşması olan; ama içerik olarak Türk Milletinin yaşadığı toprakları tamamen işgal etmek niyetinin saklı olduğu Mondros Ateşkes Antlaşmasını ( 30 Ekim 1918 ) Osmanlı Yönetimine imzalattırmışlardır.
Nasıl olmasın ki, halen hakim olan temel ön yargı doğrultusunda, batı toplumları, yaklaşık bin yıldır Türk Milletini ortadan kaldırılması gereken bir tehlike olarak algılamaktadırlar. Bu temel düşümcenin etkisiyle emperyalist işgalci devletler Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla yetinmemişler ve Türk Milletinin toptan ortadan kaldırılması projesi olan Sevr Antlaşmasını ( 10 Ağustos 1920 ) imzalamışlardır.
Bu öylesine bir antlaşma idi ki, bu antlaşmayla birlikte elimizde kalan son Osmanlı coğrafyası olan Anadolu parçalara ayrılmak isteniyor, yine bu hunhar sömürgeci güçler, yüzlerce yıldır omuz omuza mücadele etmiş Lazı, Türkü, Çerkezi ve Kürdü birbirine kırdırarak hain planlarına ulaşmak istiyorlardı. Pek tabii olarak, bağımsızlığının bizzat Anasının, bacısının ve Yarinin namusu demek olduğunu ve yine hürriyetinin yüce dini İslamın devamının tek ve en temel şartı olduğunu bilen kahraman Mehmetçik ordusu, bu hain planları paramparça etmesini bilmiştir.
Fakat bütün bu potansiyele rağmen Türk Milletinin derinliklerinde saklı olan o büyük gücü yine bu milletin kendisine hatırlatacak olan bir öndere ihtiyaç vardı. İşte bu kutlu Milletin içindeki bağımsızlık ateşini son derece net bir şekilde gören ve buna hücrelerinin en küçük zerresine kadar iman etmiş olan Mustafa Kemal ortaya çıkmış ve ayrı düşünceler ve çözüm önerileri ile parçalara ayrılmış iyi niyetli vatan evlatlarını “tek kurtuluş tam bağımsızlık” hedefi doğrultusunda bir araya getirmesini bilmiştir.
İnsan Yüceliğini Gerçekleştirme Derneği olarak temel fikrimiz, bu güzel milleti gücünden düşüren en büyük etkenin, dış güçlerin oyununa gelerek kendi içinde parçalara ayrılması olduğu noktasındadır. Türk tarihi derin bir şekilde incelenecek olurca, bahsini ettiğimiz bu bölünmeler ortadan kalktığı an, bu dirayeti ve takati sınırsız olan Millet bütün dünyayı dize getirmesini bilmiştir.
Bütün bu ayrıntıların fazlasıyla bilincinde olan Mustafa Kemal, vatan evlatlarını bir araya getirmiş, kanla ve çelikle son nefese kadar yapılan üç senelik büyük mücadelenin ardından, İngiliz Generallerin Üç Ayda bile geçilmesi imkansız dedikleri kendi topraklarımızdaki Yunan Askeri Hattını dört günlük ( 26-30 Agutos 1922 ) akıllara durgunluk veren kısa zaman diliminde paramparça etmesini başarabilmiştir.
Bu büyük galibiyetle Yunan askeri arkasına bile bakmadan kaçarak, bu temiz ve pak Anadolu topraklarını yine esas sahibine bırakmış ve yine bu galibiyetle Yunanı maşa olarak kullanan o zamanın büyük gücü geçinen İngiltere’nin suratına bir daha unutamayacakları askeri ve siyesi bir tokat atılmıştır. Bu büyük muzafferiyet sayesinde Vatan düşmandan temizlenmiş ve şu an içinde huzur ve rahatlıkla istediğimiz şekilde yaşadığımız devletimiz olan ve yazımızın ilk başlarında değindiğimiz Türkün kurduğu 16 Devletin sonuncusu olan Türkiye Cumhuriyeti ( 29 Ekim 1923) kurulmuştur.
Her daim vurguladığımız ve ilelebet de vurgulayacağımız üzere, Türk’ün bağımzılığı, dünyadaki hiçbir güç tarafından engellenemez. Bu mutlak bir yeryüzü kanunudur ve bu kati kanun ebediyen yaşamaya devam edecektir.
Serkan Demirbaş
İngiltere Doktora Öğrencisi