“İnsan hayatı güven üstüne
kurulmuş bir saraydır. ”

HOŞ GELENLERE SELAM OLSUN

 

 

 

Elinde küçük bir valiz, içine doldurduğu birkaç eşyayla, yıllardır kapısını aralamadığı evinin önündeydi şimdi.

 

Yıllardır perdesi kımıldamayan, sessizliğe bürünmüş bu soğuk evde, ne iç dolduran, yüz güldüren anıları vardı halbuki.

 

Bir sağlam kararla hazırladığı valiz, bindiği otobüs, saatler süren yolculuk, kendine kapanmış evin kapısını aralamaya, içeri adım atmaya güç yetirebilecek miydi acaba?

 

Kalbinin kıpırtısına dur diyebilmek için, girişteki merdivene ilişip kararını tazelese iyi olacaktı. Oturdu, derin bir nefes çekti. Girişteki ıhlamur ağaçlarının kokusu doldurmuştu ciğerlerini, kapılıp gidecek oldu anıların seyrine.

 

“Dur!” diyen iç sesiyle ayaklandı aniden ve yöneldi evinin kapısına. “An bu an, dem bu dem.” Anahtarın kilide olan hasreti, sanki çok özleyenlerin burnunun direğini sızlatan derin bir ahh gibi dile gelmişti.

 

Koridor her zaman olduğu gibi karanlık ve bomboştu. Hedefe yönlendirircesine itici bir gücü vardı sanki. Kapalı kapıları bir bir aralarken içeride beliren toz, perdeleri açar açmaz yerini loş bir aydınlığa bırakmış ve içeriye temiz hava girivermişti hızlıca.

 

Yıllarca sağda solda, orada burada gezişlerini, yurtsuz, yuvasız kendinden uzak kalışlarını düşünmek için fırsat vermeden kendine, sıyırdı perdeleri yerinden ve açtı tüm pencereleri... Süpürge ve toz bezleri hâlâ bıraktığı yerdeydi. İçinde hissettiği gücü kaybetmek istemez bir hâlde girişti işe.

 

Evini sahiplenmek, gereksizlerden, yük olanlardan temizlemek, evindeki yerini bilmek...

 

Hoş gelmişti kendine.

 

...

 

Uzunca süredir kendinden bihaber, hastalıklı bir ruh hâli ile dolaşıp durmuştu boşlukta. Kendinden memnun olamayışı, gözünde kara ve kımıldamaz bir perde olmuştu sanki. Her şeyden şikâyet edişi, rahatsızlık duyuşu tak etmişti artık canına...

 

“Kendine gel!” diyen iç sesine kapalı kulakları, evinin kilitli kapısı gibiydi. Kapkaranlık bir koridorda, yalnızlığına terk edilmiş bir avize gibi, birinin gelip düğmeye basmasını; aydınlanmayı bekliyordu, ama nafile. Kendinden haberi olmayandan, kimin haberi olurdu ki?

 

...

 

Evindeki her bir eşyayı özenle kaldırıp temizlemek, toz almak, silip süpürmek ve her bir şeyi yerli yerine koymak, içine tarif edilemeyen bir huzur veriyordu.

 

Birkaç değişiklik, tertemiz pencereler, yıkanmış tül perdeler, içeriye dolan bahar havası, tazecik bir uyanış gibiydi gözlerinde… Gözlerinden evvel uyanan gönlü öyle bir ferahtı ki, “gönül evime sahip çıkmak gibisi yok”, dedi kendi kendine. “Bundan sonra ne ben ayrılırım evimden ne de ayrıları, gayrıları doldurur perişan ederim evimi” diyerek de pekiştirdi kararını...

 

Gün akşama dönerken esmeye başlayan rüzgarla ürperdi…

 

“Subhanallah”...

 

”Bunca güzellik... Nasıl uzak kalmaya tahammül edebilir ki insan?”

“Gözlerimizi kör, kulaklarımızı hakikate sağır eden nedir?”

“Ah uzaklar... ah kendimden uzaklar…”

 

Ardı ardına beliren cümleler ne çok şey anlatıyordu. Neden duymazdan gelmişti bunca zaman?

 

...

 

Bir süre önce tanıştığı dostu ile konuştukları o gece canlandı gözünde:

 

-İnsanoğlu öyle özel yaratılmış ki, tüm güzellikler bünyesinde depolanmış. İnciyi taşıyan midyenin kıymetinden habersiz oluşu gibi fark etmeden ömrünü dolduranlar öyle çok ki…

 

-Neden fark etmez ki insan?

 

-Çünkü çok erken ayrılır öz vatanından…

 

-Anlayamıyorum ki kimin vatanı bu yaşanılan?

 

-Dostum, ta çocuk yaşta kendi özel yaratılışımızdan kopup ayrılıyoruz evimizden. Öyle çok etki, öyle çok katkı ile doluyor ki küçücük dimağlarımız. Kendini kabul ettirme çabalarımız bile yön değiştiriyor… Manen aslından uzak bir gurbet hayatı yaşamaya başlıyoruz. Yabancı kaldıkça kendimize, başlıyor sıkıntılar…

 

-Dil bilmez; yol, iz bilmez bir yaşantı gibi yabancı bir ülkede…

 

-Aynen öyle... Kendimize gelmenin, kendimizi tanımanın da okulu, önceliği yerine zahirde çeşit çeşit okullar, notlar, diplomalar...

 

-Nasıl bu kadar bihaber kalabilir ki insan kendi öz değerlerine?

 

-“Çocukluğa dönmek” diye bir tabir vardır ya hani, işte biz de ta üç dört yaşlarımızda ayrıldığımız gönül evimize dönmeli, öz değerlerimizi yaşayan mutluluk ve huzur kaynağı insanlar olabilmeliyiz. Başkalarından beklediklerimizi kendimiz başarır, neş’emizi kendi içimizde bulup keşfeder hâle gelmeliyiz.

 

...

 

Eve dönüşünün başlangıç seyriydi bu muhabbet... Canına tak diyenlerin, karar verip gönül evine dönenlerin, gül bahçelerinde gül devşirenlerin yeriydi... Dost tabiri ile “Dilber Diyarıydı” evimiz… Kendimize gelişimiz Cennet-i Ala’ya adım atabilmekti.

 

“Hoş” gelmişti kendine gelen...

 

Hoş gelmiştik kendimize...

 

Selam olsun kendine, yurduna, yöresine, gönül evine “Hoş” gelenlere...

 

 

 

Meral ZORLU

( Kırıkkale )

ORTAK EĞİTİM PLANI

GÜVENİLİR ÇOCUK

KÜTÜPHANE

  • Tanıdığım Yönleriyle A.K.D
    Tanıdığım Yönleriyle A.K.D
  • Gerçek ve Diri İnsan Kime Diyoruz?
    Gerçek ve Diri İnsan Kime Diyoruz?
  • Ciddiyet
    Ciddiyet
  • Gerçek Maneviyat ve İnanç Temelleri
    Gerçek Maneviyat ve İnanç Temelleri
  • Güçlenme Yolu
    Güçlenme Yolu
  • Güçlü Olmak İçin Seçilecek Yol
    Güçlü Olmak İçin Seçilecek Yol
  • İnanç ve Takdir
    İnanç ve Takdir
  • Ne Arıyoruz?
    Ne Arıyoruz?
  • Niçin Özden?
    Niçin Özden?
  • İnsana İnsanı Tanıtıyoruz
    İnsana İnsanı Tanıtıyoruz
  • Sevgi
    Sevgi
  • Güven
    Güven
  • Hedef Gerçek İnsan
    Hedef Gerçek İnsan
  • İşte Halimiz
    İşte Halimiz