“Haysiyetperver insan küre-i arzdan
değerlidir. ”

İÇİNDEKİ YARGIÇLA BARIŞ

 

 

Salon sessiz ve karanlıktı...Tek kişilik bir davanın bitmek bilmez duruşmaları, ömrünün sonuna kadar devam edecekti sanki.

 

Karar: Müebbet...

 

Daha yeni af hakkı kazanmış, kalbinin kapıları huzurla aralanmıştı. Oysa ki, ne kadar da kısa sürdü...

 

- Ahhh dedi içinden... Bu ne büyük bir dava, bu ne bitmek bilmez bir duruşma...

 

Davalı da davacı da “bir” kişi olmuştu artık... Hâkim ise bu “bir” olan ikiliyi taa ezelden kazımıştı aklına...

 

Duruşma salonundan çıkınca, büyük bir gürültünün içinde ayağında zincirle özgürlüğe koşan da, zincirin iplerini sıkı sıkıya tutup çekiştiren de aynı dertten muzdaripti:

 

-Yapmak isteyip de yapamadıkları vardı ve yapmak istemeyip de yine yaptıkları...

 

Duruşmaların, davaların ardı arkası kesilmiyordu. Ne var ki, bu öyle bir sistemdi ki, başını yastığa koyduğu anda başlayan duruşma ve ceza, uyanıp hayat telaşına karıştığında son buluyordu sanki. Oysa üstü örtülse, gizlense bile gün içinde hayatını zindan etmeye yetiyordu. Sözde özgürlük, esasta mahkûmiyet...

....

 

Sonra bir gün...Tak etti artık canına... Hayat; ceza ve mahkumiyetlerden daha büyük bir anlam ifade etmeliydi...

 

- ”Rabbim (c.c), dedi. Beni bunun için yaratmış olamazsın.”

 

Hakim bey ilk defa tebessüm etmişti, ”sende umut var” demişti. Sanki dünyalar onun olmuştu...

 

Peşine takılmaya karar verdi o mutluluk hissinin...

 

-Neler mutlu ediyordu onu?

 

-Nelere sevinç ve heyecanla koşmalıydı?

 

-Neler yaparsa devam edecekti bu mutluluk?

 

-Peki ya nelerden kaçınmalıydı?

....

 

Mutluluğuyla, hayata bakış açısıyla, insan severliğiyle göz dolduran birinin ismini işitmişti geçenlerde. Arayıp bulsa, kendisine de yardımcı olabilir miydi acaba?

 

Hiç vakit kaybetmeden arayıp buldu “Mutluluk Fatihi”ni... O, iki dünya mutluluğunu fethetmişti. Çünkü O’na öyle hitap etmek hoşuna gitti.

 

Tek kelime etmediler ilkin... Muhabbetli bakışma dakikalarca sürdü... Ardından tek bir cümle edip uğurladı Mutluluk Fatihi... ”Seni yeren de, öven de senin içinde, düş övülmenin peşine…”

 

Zahiren ayrılsa da oradan, sanki manen orada, o iki gözün ve o bir tek cümlenin etkisinde kaldı...” Düş, övülmenin peşine.”

 

Zihininde o “an” büyürken, birden uzun zamandır uğramadığı bir arkadaşı aklına geldi. Kızgındı arkadaşına! evini taşırken yardımcı olduğu arkadaşı, onun ihtiyaç duyduğu anda yanında değildi. Bir anda kendini Mutluluk Fatihi’nin karşısında hissetti...

 

-Ne iyi ettin, arkadaşının ihtiyacını giderdin, kalben doydun. Beklemek de neymiş efendi..

 

İçinden duyduğu bu ses rahatlatmıştı onu. Hemen bir manavdan birkaç çeşit meyve, marketten birkaç parça erzak alarak tuttu arkadaşının evinin yolunu. Uzun zaman olmuştu görüşmeyeli. Arkadaşının samimi ifadeleri kalbini doyurmuştu sanki...

 

-”İyi ki geldin, seninle muhabbeti ne çok özlemişim meğer” sözleri ise kesmişti ayaklarını yerden..

 

Düşündü arkadaşı mutfağa yönelip kahve pişirmeye giderken...

 

-İki uç nokta, dedi kendi kendine... Bir yanda beklenti ile kararan kalbim, bozulan sevgim; bir yanda muhabbetle açılan bir kapı, “iyi ki geldin” diyen bir ses... Kalbini yoklamaya devam ediyordu... O gün, tam da arkadaşına kızdığı gün, eşini ve çocuklarını da üzdüğünü hatırlayarak ayaklandı... Apar topar veda ettiği arkadaşına daha sık uğrayacağı sözünü vererek ayrıldı yanından.

 

Eşine ve çocuklarına sevdikleri şeyleri alsa mutlu olurlar mıydı acaba? Olurlardı elbet ama daha kalıcı bir şeyler yapmalı dedi. “Düş, övülmenin peşine” sözü yine şimşek gibi çaktı zihninde. Bugüne kadar verdiği sözleri tutamadığını, başkalarına kızıp, kırıp döktüğü kalpleri bir bir anımsadı, beklentileri, beğenimsizlikleri, küslükleri, dargınlıkları, tabiri caizse film şeridi gibi geçti gözlerinin önünden. ”Kalıcı bir şeyler yapmalı!”

 

Eve yönelirken adımları, kalben de kararını vermişti. Küsmeden, kızmadan, incinmeden ve incitmeden yaşayan, önceliklerinin farkında, muhabbet ve sevgi ile dolu, gözler kamaştıran yaşantıya ulaşmalıydı. Bir ayakkabı ustası olan dedesinin sözleri geliverdi aklına. ”Ustasız olmaz!” Öyleyse hemen varmalıydı Mutluluk Fatihi’nin yanına. Çünkü müthiş bir etkiyle siliyordu kalbinin karartısını. Daha hiç konuşmasalar da derin bir tesir, vardı kalbinde. Aradığını bulduğuna emindi ve bu güzelliklerin peşini bırakmamaya karar vermişti.

 

Yolunu Mutluluk Fatihi’nden yana döndürdü. Kalbinde yeşeren, gözlerini dolduran ve yüreğini titreten bu duygu seli tarife sığmayacaktı. Nihayet, kabul ettiği, tesiri altına girdiği, mutluluklarını fethetmesine vesile olacak ustasının dizinin dibine oturuvermişti.

 

Geceler boyu, başını yastığa koyduğu her an başlayan duruşmaları, bitmek bilmeyen davaları anlatmaya başladı bir bir. İlk defa kalbinin kapılarını böyle samimice aralamıştı birine. Kızar mı, kınar mı, dalga mı geçer, küçük mü görür korkusu olmadan anlatmıştı ne varsa içinde. Anlatırken fark ettiği bir şey daha vardı. Yaptığı birçok güzelliği, başardığı birçok şeyi göz ardı etmişti şimdiye kadar. Bu sebeple yargılar en ağır şekilde devam ediyordu kendi içinde. İçindeki hâkime asık suratlı, kızan ve her olumsuzu büyüten bir hal yüklemişti kendince.

 

Başarabildiklerini, yapabildiklerini, derdine düştüğü şeyleri bir bir gözden geçirdi tekrar. İşte, yol haritası belliydi artık. Tat almasan bile, iyi, güzel ve doğru olanı yapmaya devam et ve başarabildiklerini küçümseme. Zamanla tadına doyamayacağın, yüzde yüz garantili mutlu bir hayata kavuşacaksın!”

 

Besmelesini can-ı gönülden çekerek, başladı yeni hayatına. İçindeki yargıca ve Mutluluk Fatihi’ne teşekkür ederek yöneldi evine. Elleri çocuklarını mutlu edecek şeylerle dolu iken, kalbi de aldığı karar ile dolu doluydu. ”İşte yaşamak bu”, diye geçirdi içinden. Öyle mutluydu ki, bu mutluluğun peşini bırakmaya hiç niyeti yoktu. Yüzü gülüyordu, içindeki Hakim Bey de gülüyordu. En önemlisi, muhatap olduğu herkese yansıyordu bu ışık. Mutluluk oluyordu, umut oluyordu.

...

 

Evet, her birimizin içinde bizi müebbetlere mahkûm eden iç sesimiz, aslında bize hep iyi, güzel ve doğru olanı duyurmuyor mu öncelikle? O iç sese kulak verip uyguladığımızda, her yaptığımızın yerli yerinde olduğunu görebiliyoruz. Ama yapmaya yapmaya köreliyor, kaybediyoruz hassasiyetlerimizi. Gitgide asılıyor suratlar, yargılar büyüyor içimizde.

 

Ne mutlu bize ki, duyamadığımız, körelttiğimiz iç sesimizi bize duyuran, gözlerimizi gerçeğe açmak derdinde olan bir eğitimcimiz var. Ne mutlu bize ki, içimizdeki yargıçla bizi barıştıran bir “Dost “var.

 

 

 

Meral ZORLU

ORTAK EĞİTİM PLANI

GÜVENİLİR ÇOCUK

KÜTÜPHANE

  • Tanıdığım Yönleriyle A.K.D
    Tanıdığım Yönleriyle A.K.D
  • Gerçek ve Diri İnsan Kime Diyoruz?
    Gerçek ve Diri İnsan Kime Diyoruz?
  • Ciddiyet
    Ciddiyet
  • Gerçek Maneviyat ve İnanç Temelleri
    Gerçek Maneviyat ve İnanç Temelleri
  • Güçlenme Yolu
    Güçlenme Yolu
  • Güçlü Olmak İçin Seçilecek Yol
    Güçlü Olmak İçin Seçilecek Yol
  • İnanç ve Takdir
    İnanç ve Takdir
  • Ne Arıyoruz?
    Ne Arıyoruz?
  • Niçin Özden?
    Niçin Özden?
  • İnsana İnsanı Tanıtıyoruz
    İnsana İnsanı Tanıtıyoruz
  • Sevgi
    Sevgi
  • Güven
    Güven
  • Hedef Gerçek İnsan
    Hedef Gerçek İnsan
  • İşte Halimiz
    İşte Halimiz