“İnsan hayatı güven üstüne
kurulmuş bir saraydır. ”

Ne Mutlu Türküm Diyene

Yeryüzünde yaşayan bütün insanların her nasıl ki kendi fıtratlarına müstesna farklı farklı huyları var ise, aynı şekilde her milletin de nevi şahsına münhasır özellikleri vardır. Bir ferdi olmaktan her zaman büyük bir gurur ve kıvanç duyduğumuz Türk Milleti’nin ise birçok müstesna fıtri zenginliği olmakla birlikte, bunlardan belki de en seçkin olanı bağımsızlığına olan düşkünlüğüdür. Bu öyle bir özelliktir ki; diğer bütün güzelliklerin yaşaması bu özelliğin derinlik derecesine bağlıdır.

 

Şu an ne yazık ki işgal altındaki Müslüman topraklarında yaşanan tarifi imkânsız acıları da göz önüne alarak diyebiliriz ki; bir milletin dini ve milli güzelliklerini ortaya koyabilmesi ancak o milletin kendi topraklarında yani kendi öz vatanında istiklalini kazanmış, özgür bir şekilde yaşamasına bağlıdır. İşte bu olmazsa olmaz tabiat yasasının genetiklerinin en ücra köşesine kadar farkında olan bu ulvi millet binlerce yıldır bağımsızlığından zerre miktarı taviz vermemiştir. Bu doğrultuda binlerce örnek verilebilir; lakin bugünkü konumuzla ilgili şu noktadan devam edebiliriz. 

Bu şanlı millete, 20. Yüzyılın başlarında, altı yüzyıllık koca cihan imparatorluğu Osmanlı Devleti’nin emperyalist güçler tarafından şahsına kesilen faturası, Birinci Dünya Savaşından sonra, her şeyden çok mukaddes saydığı toprakları işgal edilerek ödetilmek istenmiştir.Lakin bu millet bu ağır zilleti kabul etmemiş,  Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde bir yumruk olmasını başarmış ve 19 Mayıs 1919 yılında tam anlamıyla başlayan Kurtuluş Hareketi, dünyanın gözü dönmüş batılı emperyalist güçlerine karşı bütün imkânsızlıklara rağmen büyük bir başarıyla yürütülmüş ve nihayet 9 Eylül 1922 tarihinde son düşman askerinin güzel İzmir topraklarından atılmasıyla birlikte bir son bulmuştur.

 

Evet dostlar, diğer yazılarımızda da ayrıntılarıyla üzerinde durduğumuz bu mukaddes Kurtuluş Savaşı öyle birkaç cümle ile anlatılacak basit bir savaş değildir. Üzerinde ne kadar kitap yazılsa, film çekilse azdır; nitekim bunların yüzlerce örneği yapılıyor çok şükür. Fakat içinde bulunduğumuz tarih olan 23 Nisan tarihinin bu büyük mücadele de bambaşka bir yeri bulunmaktadır. Nasıl ki insan beyni bütün organlarımız için olmazsa olmaz bir organ ise, aynı şekilde 23 Nisan 1920 tarihinde açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi de aynı şekilde namusumuzun, dinimizin ve milli varlığımızın tek kurtuluş yolu olan bu şanlı mücadele için aynı mümtaz ve hayati değeri taşıyan beyin konumunda idi. 

 

Bu binbir yokluk ile Ankara’nın Ulus İlçesinde binbir yokluk içinde açılan bu siyasi organ, bütün Kurtuluş Savaşı boyunca şanlı Türk Ordusuna komutanlık vazifesini layıkıyla yapmıştır. Her Türk çocuğu, şu an bile o ruhi atmosferi fazlasıyla taşıyan I. Meclise götürülmeli, gezdirilmeli, 1920’li yıllardaki Ankara’nın o yokluklar içindeki bütün fiziksel şartlarına rağmen, Vatanın kurtuluşu yolunda canını bir an bile düşünmeden verecek o güzelim Milletvekillerinin nasıl da bütün yokluklara, büyük bir neşe ve mutluluk içinde göğüs gererek, vatanın selameti ve kurtuluşu uğruna üzerlerine düşenleri fazlasıyla ve layıkıyla yerine getirdiklerini satır satır anlatılmalıdır.

 

O güzelim insanlar değiller miydi, aynı lise çocukları gibi yatakhanelerde altlı üstlü ranzalarda hep beraber kalan, birbirlerinin söküklerini yamayan, o yoğun atmosferin getirdikleri ile çok çetin geçen gündüz çalışmalarının yorgunluğunu o mücadeleci karakterlerinin yanında aynı canlılıkla yaşamaya devam eden o entelektüel kişilikleri ile okudukları şiirler, derin fikir sohbetleri ile atmaya çalışan ve bütün bunlardan daha da önemlisi vatanın kurtulacağına dair olan ümitlerini bir an dahi kaybetmeden sonuna kadar mücadeleye devam eden.

 

Abartılı bir yorum olmasa idi içimden bu zaman dilimindeki Ankara sokaklarını, tam da bütün bunların yaşandığı tarihten bin üç yüz yıl önce İslam’ın varlık mücadelesinin yapıldığı Mekke ve Medine sokaklarına benzeteceğim. Bu atmosferin ulviliği değil miydi Mehmet Akife o ölümsüz eseri İstiklal Marşı’nı yine Ulus Semtinde bir tekkenin dört duvarı arasında bir çırpıda yazdıracak olan. Evet sitemizin değerli okuyanları, bu konuda daha yazılacak çok şey var.

 

Lakin birkaç önemli hususu belirterek yazımıza bir son vermek istiyoruz. Lütfen Türkiye Büyük Millet Meclisinin kuruluşunun doksan dördüncü yılını yaşamanın coşkusunu fazlasıyla içimizde yaşatalım, bu güzel meclisi kuran güzide insanların biz torunları için yaptıkları fedakârlıkları bir kez daha muhakeme edelim ve her ne iş yapıyorsak o işi bu yüce Milletin her bir ferdine en iyi şekilde sunmanın yollarını arayalım ve bizler de bu doğrultuda sonuna kadar mücadele edelim. Ancak o zaman toplumumuz her anlamda güvenin ve huzurun hakim olduğu bir toprak olacak ve her bir Türk evladı, şu paha biçilmez sözleri büyük bir gönül rahatlığı ve kıvançla söyleyebilecektir;

 

“Ne Mutlu Türküm Diyene”

 

Serkan DEMİRBAŞ

 Doktora Öğrencisi

 

ORTAK EĞİTİM PLANI

GÜVENİLİR ÇOCUK

KÜTÜPHANE

  • Tanıdığım Yönleriyle A.K.D
    Tanıdığım Yönleriyle A.K.D
  • Gerçek ve Diri İnsan Kime Diyoruz?
    Gerçek ve Diri İnsan Kime Diyoruz?
  • Ciddiyet
    Ciddiyet
  • Gerçek Maneviyat ve İnanç Temelleri
    Gerçek Maneviyat ve İnanç Temelleri
  • Güçlenme Yolu
    Güçlenme Yolu
  • Güçlü Olmak İçin Seçilecek Yol
    Güçlü Olmak İçin Seçilecek Yol
  • İnanç ve Takdir
    İnanç ve Takdir
  • Ne Arıyoruz?
    Ne Arıyoruz?
  • Niçin Özden?
    Niçin Özden?
  • İnsana İnsanı Tanıtıyoruz
    İnsana İnsanı Tanıtıyoruz
  • Sevgi
    Sevgi
  • Güven
    Güven
  • Hedef Gerçek İnsan
    Hedef Gerçek İnsan
  • İşte Halimiz
    İşte Halimiz