Bildim Dediğin Sürece İç Dünya Kapıları Mümkün Değil Açılmaz Anaman Kümesi Grup Toplantı Raporu
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
Kullanıcı Adı :

Şifre :

Tekil Ziyaretçi : 28920
Çoğul Ziyaretçi : 767003
İp Adresiniz : 38.107.179.216
İygder - Makaleler - Bize Gelenler
Güdümlerin Şahı Üzerine - Serkan Demirbaş - 2011-07-11 12:49:40


Bugünkü güdümler yolculuğumuz, kanaatimce, ilkelerin ve güdümlerin piri sayılan, iç dünyasındaki güzellikleri yaşamak isteyen bir insanın belki de ilk dikkat etmesi ve yaşaması gereken bir güdümün derinliklerine doğru. Bu öyle bir güdüm ki, bu uzun iç dünya yolculuğuna çıkmaya niyetlenen kişinin yoluna devam edebilmek için, yanına mutlak anlamda alması gereken enerjisi, petrolü sayılabilecek bir güdüm.

 


O olmadan, bu yolda var olmanın en büyük belirtisi olan devamlılık olamaz, o olmadan insanik gerekleri yapmaktan alınacak olan neşe ve huzur istenilen oranda alınamaz. Şunu kesin bir şekilde ifade edebiliriz ki, bu ilke olmadan, bu yolun yolcusu olma iddiasında olan insan, ya dış etkenlerin etkisiyle, ya da kendi kendisinin hızını bir yerde kesip, yarı yolda kalmaya mahkumdur. Peki sizce bu güdüm ne olabilir? Sizi daha fazla merak içinde bırakmadan  güdümlerin şahını bir an önce söyleyelim: ‘Beklememek.’ Gelin isterseniz her zamanki gibi takdir kazması boynumuzda, ciddiyet meşalesi elimizde bu güdümümüzü mercek altına almaya çalışalım.

 


Öncelikle;  bizim bu yoldaki tek kılavuzumuz olan Eğitim İlkelerimizden konumuzla ilgili maddeyi zikretmekle yolumuza koyulalım. Ama kemerlerimizi sıkı bağlayalım, çünkü, inceleyeceğimiz ilkenin derinliğine binaen yolculuğumuz manevi olarak hızlı ve bir o kadar da çetin geçecek. Evet ilkemizle başlayalım: ‘İyi, güzel ve doğru olan davranışları ve işleri hiç kimse yapmasa da sen kendin yap. Çünkü; huzurunu sen duyacaksın.’

 

Burada da çok net bir şekilde ifade edildiği gibi, bir insan ne ki iyi, güzel, doğru diyor ise onu hiç kimse yapmasa da kendi yapacak ve hazzını kendi hissedecek. Sevgili dostlar bu ilke hepimizin takdir edeceği üzere o kadar hayati bir öneme sahiptir ki, şahsımca, Yüce Dostun sohbetlerde üzerinde durduğu konuların başında gelmektedir. Bir önceki yazımızda üzerinde ayrıntılarıyla durduğumuz hedef güdümünü çok kısa bir şekilde hatırlamanın, bu beklememe ilkesinin önemini daha net bir şekilde ortaya çıkaracağına inanıyorum.

 

Bir hatırlayalım;  iç dünya yolculuğuna çıkmış insanların ilk olarak hedef tutması gereken başlık ne idi? Dört milyar insanı derinliklerinden yaşatan yaşatıcı güç olan Allaha ve Resulu Hz Muhammed’e iman etmek ve ortaya koyduğu her ne güzel iş varsa, bunun karşılığını derinliklerinden Onu yaşatan güçten beklemek. İşte bu hedefe varma yolunda atılacak en büyük adımlardan birisi, beklememek güdümünü bir daha durdurmamak üzere harekete geçirmektir. Çünkü; kişiyi, derinliklerine imandan ayıran en büyük hastalıklar, bu güdümün sağlıklı bir şekilde çalışmamasından ileri gelmektedir.

 

İnsanlar derinliklerinden duydukları güzellikleri bazen yapmalarına rağmen, Duru Beyin bahsettiği, bu yapmaların sonucunda gelmesi gereken o sonsuz haz ve neşe taşkınlığını alamamakta ve bunun tabii bir neticesi olarak da, yaptıkları güzellikler bir noktada kırılmakta ve devamı gelmemektedir.

 


 Bu önemli rahatsızlığın sebeplerini analiz edecek olursak; Ne zaman ki yapılan güzellikler bizim bu 60 kiloluk gövdemiz gibi fani olan diğer 60 okkalık gövdelerin takdirlerine, sevgilerine ve alkışlarına dayanılarak yapılıyor, işte o zaman Yaratıcının bu güzelliklerin her birinin içlerine kodladığı ve yapıldığı zaman ortaya çıkması gereken neşeler, huzurlar ve zevkler bu beklentilerin sonucu kısa devre yaparak ortaya çıkmamaktadır.

 

Bizim burada bahsini ettiğimiz, Yaşatana dayanmadan yapılan her işin, diğer insanların geçici olan sevgilerine ve takdirlerine ulaşılsa bile, kişinin mutmain bir kalbe ulaşamayacağıdır.
Bir de Yüce Dostun bu konu parelelinde, bendenizi çok etkileyen bir tespiti vardır. Kendisi der ki ‘Bir düşün bakalım, yaptığı o ulvi insanlık gereklerini insanların övgüleri ve alkışları için yapan bir insanın, bir de bu övgüleri bulamadığı zaman içine gireceği durumu tahayyül et.

 

Pek tabiidir ki dayanağı dört milyar olan, dayandığı noktadan beklentilerinin karşılanmadığını gördüğü zaman, insanı gerçek anlamda insan yapacak olan bu gereklileri yapmayı bırakacak, hatta Allah muhafaza içinde bulunduğu küskün tavırla, tam ters noktada hareket etmeye başlayacaktır. 

 

İşin bu noktasında Ustamızla meşkini yapmaktan zevk aldığımız Özden Fikri bu konuda neler düşünmekte, gelin isterseniz meseleyi biraz da bu çerçeveden değerlendirmeye çalışalım: Örgünöz Literatürü bu girift ve derin konuyu şu mükemmel örnekle somutlaştırmaktadır. Fizyolojik ihtiyaçlarımız olan, yemek yemek, su içmek faaliyetlerinin önemi ve gerekliliği herkes tarafından kabul edilmiştir değil mi? Kimse bize ne güzel yiyorsun, ne harika su içiyorsun demese de, biz her zaman aynı devamlılıkla, bu ihtiyacımız hasıl olduğu anda, bu yönümüzü karşılayacak gerekli besin maddelerini bularak, bu ihtiyacımızı karşılarız değil mi?

 

Hatta bu örneği biraz daha işleyecek olursak; düşünün ki, bir yolculuğa çıktınız ve uzaklarda bir kasabaya gittiniz. İş bu ya, bu kasabadaki insanlarda kısa bir süre önce, düşünsel bir hastalık zuhur etmiş ve yemek yerlerse ve su içerlerse lanetleneceklerine inanmaya başlamışlar. Bu yanlış inançlarının neticesi olarak da birkaç haftadır herhangi bir besin maddesi almamaya başlamışlar.

 

 Ve diyelim ki, kasabaya vardığınız an, ciddi bir baskıyla,bu batıl inançlarına sizi de inandırma gayretine girdiler. Hatta içlerinden herhangibiri yemek yemeye veya su içmeye kalksa, bunun akabinde, bu kişiyi kınamalar, yuhlamalar, sen enayimisin de bunu yapıyorsun gibi bin bir türlü eleştiriler ve daha da ilerisi, Ona dayak atmalar, hapisler, öldürmeler peşi sıra geliyor. Peki, sizin bu durum karşısında tavrınız ne olur?

 

 
Siz de mi, bu insan tabiatıyla hiçbir ilgisi olmayan yanlış düşüncelere uyar ve yememeye başlarsınız, yoksa bu fiziksel ihtiyaçların karşılanmasının Yüce Yaratıcının insanın içine kodladığı doğal bir yasa olduğunun ve bizim de bunu mutlak anlamda karşılamaya ihtiyacımız olduğunun bilinciyle, bu ihtiyaçlarımızı, yukarıda saydığımız onca baskıya rağmen karşılamanın yollarını mı ararsınız?

 


Aslına bakarsanız, Örgünöz literatüründeki bu örnek, meselemizi çok net ve açık bir şekilde açıklamaktadır. Aynı şekilde, bazı toplumlarda ve bazı bireylerde, iyilik yapan kişinin, bu iyiliğini karşı tarafa lutfederek yaptığını, yapılan iyiliklerin karşılıklı olduğu, kişinin yaptığı iyiliğe karşı en azından bir teşekkür görmez ise, bunun karşılığında o kişinin çeşitli asap bozukluklarına ve sinirlenmelere girmesinin çok doğal olduğu, bir de yapılan iyiliğin karşılığında bir kötülük görüldüğü zaman, pek tabii olarak bu kötülüğü gören kişinin ne yaparsa yapsın haklı olacağı ve anında iyilik yaptığı kişiye haddini bildirmesi gerektiği gibi insan tabiatıyla hiçbir ilgisi olmayan yanlış kanaatler kabul görmüş olabilir.

 

 
Bazı toplumlarda ve bireylerde ise, yapılan iyiliklere bizim bir ihtiyacımızın olmadığı, mesela bizi iç dünya yolculuğumuzda günde beş defa kendimize getirip şarz ederek, buradan aldığımız enerjiyi insanlararası sevgi ve güven ilişkilerine harcamamız gereken namaz gibi bir besin kaynağı, bunun tam tersi istikametinde, ödenmesi gereken bir borç olarak görülüyor olabilir.

 

Diğer taraftan, herbir güdümün ayrı ayrı ihtiyaçları olan ve farklı farklı iyiliklerle doyurulmadığı zaman, huzur midesinde, neşe dalağında, kendi kendisiyle iftihar böbreğinde çeşitli rahatsızlıklara sebeb olacağı gerçeği, bırakın pratik hayatta kendisine bir karşılık bulmasını, düşünce olarak bile akıllara gelmiyor olabilir. İşin bu noktasında yukarıdaki örneğimizin önemi ortaya çıkmakta.

 

Arkadaşlar, toplumlarda, insanın ruhsal dünyasının da aynen fiziksel dünyası gibi somut bir varlık olduğu ve çeşitli şubelere ayrıldığı varsın bilinmesin, bu ruhsal yapımızın incelik gibi, gerçekçilik gibi, beğenim gibi, değer yargısı gibi, takdir gibi, anlayış gibi, yargı gibi, adalet gibi ve bunlar gibi54 güdümden müteşekkil ve her an doyurulmayı bekleyen organlarının varlığı varsın bilinmesin. Bunların şuurunda olunmaması biz Özdenciler için zerre miktarı önemli değildir.

 


 Biz çok iyi bir şekilde biliyoruz ki;  aslında kişi her ne yapıyorsa Ali için Fatma için Ahmet için değil, kendisi için ve kendi derinliklerindeki o engellenemez itişi doyurmak için yapıyordur. Bu bilincin tabii bir sonucu olarak da, nasıl ki kişi fiziksel midesi için bir yemek bulduğunda tabii bir şekilde bu gıdayı yapan insana teşekkür ediyorsa, bugüne kadar toplumların inanışlarında karşı taraf için gibi gözüken ama Sayın Durunun ortaya koyduğu fikirlerle bir daha geri dönüşü olmayan bir şekilde anlaşıldığı üzere, bütün bu yapılan güzelliklerin, yemek yemek gibi su içmek gibi insanın en tabii ihtiyacı olduğu bilinecek ve bu güzellikleri yapmasına vesile olan insanlardan bırakın teşekkür beklemeyi, insan bu derin şuurla, lafta değil, gerçek bir samimiyetle, bu güzellikleri ortaya koymasına ve gerekli midelerini doyurmasına vesile olduğu için, muhatabına bizzat kendisi şükranlı bir duyguyla teşekkür edecektir.

 

Bu derin bilince ermenin dışında hiçbir şey, bir virüs gibi insanların bütün manevi organlarını alt üst eden ve yaptığı güzelliklerden gerekli neşeleri ve huzurları almasını engelleyen bekleme hastalığından kurtaramaz. Aynı şekilde bu derin şuura ermenin dışında hiçbir şey kişiyi ruhsal dehlizlerde seyahat etmesi konusunda bu kadar özgürleştiremez.

 

Ancak o bahtiyar kişidir ki, bekleme hastalığından kurtulup, beklememe güdümünü sağlıklı bir şekilde çalıştırıyor ise, dünyanın hangi ucuna, hangi ortamına giderse gitsin, o zamanın veya o ortamın kötülüğünden dem vurmayacak ve insanik gereklerin  her birinin yapılmasının kendi var oluşu için olmazsa olmaz hayati bir mesele olduğunun bilinciyle, derinliklerindeki güzellikleri büyük bir coşku içinde yaşayacak, zevkler içindeki yaşamını her ortam ve atmosferde sürdürecek ve cehennemde bile olsa çevresine güzellik ve huzur neşreden bir memba olmaya devam edecektir. O derin gayreti ve çabasıyla bu güzellik membalarının artmasındaki biricik etken olan Güzel İnsana, dünyanın diğer ucu İngiltere’den en içten sevgi ve hürmetlerimi göndermeyi kendim için bir şeref addederim.

 

                                                                                              Serkan Demirbaş


                                                                                           İngiltere Doktora Öğr.


 

İnsan Yüceliğini Gerçekleştirme Derneği
Adres : Yaylacık mahallesi Ulubatlı Hasan cd. 16. sok. No:2/15 -- KIRIKKALE
www.iygder.com | iygder@iygder.com
web tasarım ankara