| Güdümlerin Şahı Üzerine - Serkan Demirbaş - 2011-07-11 12:49:40 |
Burada da çok net bir şekilde ifade edildiği gibi, bir insan ne ki iyi, güzel, doğru diyor ise onu hiç kimse yapmasa da kendi yapacak ve hazzını kendi hissedecek. Sevgili dostlar bu ilke hepimizin takdir edeceği üzere o kadar hayati bir öneme sahiptir ki, şahsımca, Yüce Dostun sohbetlerde üzerinde durduğu konuların başında gelmektedir. Bir önceki yazımızda üzerinde ayrıntılarıyla durduğumuz hedef güdümünü çok kısa bir şekilde hatırlamanın, bu beklememe ilkesinin önemini daha net bir şekilde ortaya çıkaracağına inanıyorum.
Bir hatırlayalım; iç dünya yolculuğuna çıkmış insanların ilk olarak hedef tutması gereken başlık ne idi? Dört milyar insanı derinliklerinden yaşatan yaşatıcı güç olan Allaha ve Resulu Hz Muhammed’e iman etmek ve ortaya koyduğu her ne güzel iş varsa, bunun karşılığını derinliklerinden Onu yaşatan güçten beklemek. İşte bu hedefe varma yolunda atılacak en büyük adımlardan birisi, beklememek güdümünü bir daha durdurmamak üzere harekete geçirmektir. Çünkü; kişiyi, derinliklerine imandan ayıran en büyük hastalıklar, bu güdümün sağlıklı bir şekilde çalışmamasından ileri gelmektedir.
İnsanlar derinliklerinden duydukları güzellikleri bazen yapmalarına rağmen, Duru Beyin bahsettiği, bu yapmaların sonucunda gelmesi gereken o sonsuz haz ve neşe taşkınlığını alamamakta ve bunun tabii bir neticesi olarak da, yaptıkları güzellikler bir noktada kırılmakta ve devamı gelmemektedir.
Bizim burada bahsini ettiğimiz, Yaşatana dayanmadan yapılan her işin, diğer insanların geçici olan sevgilerine ve takdirlerine ulaşılsa bile, kişinin mutmain bir kalbe ulaşamayacağıdır.
Pek tabiidir ki dayanağı dört milyar olan, dayandığı noktadan beklentilerinin karşılanmadığını gördüğü zaman, insanı gerçek anlamda insan yapacak olan bu gereklileri yapmayı bırakacak, hatta Allah muhafaza içinde bulunduğu küskün tavırla, tam ters noktada hareket etmeye başlayacaktır.
İşin bu noktasında Ustamızla meşkini yapmaktan zevk aldığımız Özden Fikri bu konuda neler düşünmekte, gelin isterseniz meseleyi biraz da bu çerçeveden değerlendirmeye çalışalım: Örgünöz Literatürü bu girift ve derin konuyu şu mükemmel örnekle somutlaştırmaktadır. Fizyolojik ihtiyaçlarımız olan, yemek yemek, su içmek faaliyetlerinin önemi ve gerekliliği herkes tarafından kabul edilmiştir değil mi? Kimse bize ne güzel yiyorsun, ne harika su içiyorsun demese de, biz her zaman aynı devamlılıkla, bu ihtiyacımız hasıl olduğu anda, bu yönümüzü karşılayacak gerekli besin maddelerini bularak, bu ihtiyacımızı karşılarız değil mi?
Hatta bu örneği biraz daha işleyecek olursak; düşünün ki, bir yolculuğa çıktınız ve uzaklarda bir kasabaya gittiniz. İş bu ya, bu kasabadaki insanlarda kısa bir süre önce, düşünsel bir hastalık zuhur etmiş ve yemek yerlerse ve su içerlerse lanetleneceklerine inanmaya başlamışlar. Bu yanlış inançlarının neticesi olarak da birkaç haftadır herhangi bir besin maddesi almamaya başlamışlar.
Ve diyelim ki, kasabaya vardığınız an, ciddi bir baskıyla,bu batıl inançlarına sizi de inandırma gayretine girdiler. Hatta içlerinden herhangibiri yemek yemeye veya su içmeye kalksa, bunun akabinde, bu kişiyi kınamalar, yuhlamalar, sen enayimisin de bunu yapıyorsun gibi bin bir türlü eleştiriler ve daha da ilerisi, Ona dayak atmalar, hapisler, öldürmeler peşi sıra geliyor. Peki, sizin bu durum karşısında tavrınız ne olur?
Diğer taraftan, herbir güdümün ayrı ayrı ihtiyaçları olan ve farklı farklı iyiliklerle doyurulmadığı zaman, huzur midesinde, neşe dalağında, kendi kendisiyle iftihar böbreğinde çeşitli rahatsızlıklara sebeb olacağı gerçeği, bırakın pratik hayatta kendisine bir karşılık bulmasını, düşünce olarak bile akıllara gelmiyor olabilir. İşin bu noktasında yukarıdaki örneğimizin önemi ortaya çıkmakta.
Arkadaşlar, toplumlarda, insanın ruhsal dünyasının da aynen fiziksel dünyası gibi somut bir varlık olduğu ve çeşitli şubelere ayrıldığı varsın bilinmesin, bu ruhsal yapımızın incelik gibi, gerçekçilik gibi, beğenim gibi, değer yargısı gibi, takdir gibi, anlayış gibi, yargı gibi, adalet gibi ve bunlar gibi54 güdümden müteşekkil ve her an doyurulmayı bekleyen organlarının varlığı varsın bilinmesin. Bunların şuurunda olunmaması biz Özdenciler için zerre miktarı önemli değildir.
Bu derin bilince ermenin dışında hiçbir şey, bir virüs gibi insanların bütün manevi organlarını alt üst eden ve yaptığı güzelliklerden gerekli neşeleri ve huzurları almasını engelleyen bekleme hastalığından kurtaramaz. Aynı şekilde bu derin şuura ermenin dışında hiçbir şey kişiyi ruhsal dehlizlerde seyahat etmesi konusunda bu kadar özgürleştiremez.
Ancak o bahtiyar kişidir ki, bekleme hastalığından kurtulup, beklememe güdümünü sağlıklı bir şekilde çalıştırıyor ise, dünyanın hangi ucuna, hangi ortamına giderse gitsin, o zamanın veya o ortamın kötülüğünden dem vurmayacak ve insanik gereklerin her birinin yapılmasının kendi var oluşu için olmazsa olmaz hayati bir mesele olduğunun bilinciyle, derinliklerindeki güzellikleri büyük bir coşku içinde yaşayacak, zevkler içindeki yaşamını her ortam ve atmosferde sürdürecek ve cehennemde bile olsa çevresine güzellik ve huzur neşreden bir memba olmaya devam edecektir. O derin gayreti ve çabasıyla bu güzellik membalarının artmasındaki biricik etken olan Güzel İnsana, dünyanın diğer ucu İngiltere’den en içten sevgi ve hürmetlerimi göndermeyi kendim için bir şeref addederim.
Serkan Demirbaş
|