Dünyam değişmişti. Eşime, “Analar ne yiğitler doğurmuş, işte çarpıldım bir yiğide. Kimse beni çarpamaz derken, kafa tutarken, yeni müslüman oldum hanım” dedim. Kayseri’deki yetkili arkadaş gerçekleri, hakikati biliyormuş meğer. İyi niyetli bir arkadaş olduğunu, ancak kuru bir inat ve benlik uğruna gizlediğini daha sonra anladım.
Yeni dünyaya gelmiş gibi bir hayat başlangıcı ile cumartesi sohbetlerine eksiksiz katılıyor, bende hızlı bir şekilde değişmeler oluyordu. Bunun farkındaydım, her sohbette kafam aydınlanıyor, ufkum genişliyordu. İkinci, üçüncü hafta sohbetlerinde öyle acılar çektim ki iç dünyamda. Resmen kalabalık ortamda yaşadığım bir olayı tespitimle anlatayım.
Bu benim iç dünya olayım. Sadettin Bey, elinde odun kesilen hızarla, benim iç dünyamda bir kütük misali budaklarımı, sağımı-solumu, yaramaz taraflarımı benim gözümün önünde keserek temizledi. Sanki
resmen acı çekiyordum, yerimde duramıyorum, feryadımı dışarı yansıtacak oluyordum.
Terlerin içinde kalmıştım, resmen kesiliyordum. Hayret, bu nasıl iş arkadaş? Bir taraftan da hoşuma gidiyordu, açık kalp ameliyatı gibi kesiyordu. Bunları ben yaşıyordum. Sohbetlere oğlum Mustafa Bey’le katılıyorduk. Zaman, bayağı ilerlemişti kalkmamız gerekiyordu, dışarı çıktık, ayrıldık. Oğlum, bana çok acayip şeyler oldu. Kestiler beni sanki odun hızarıyla, bu nasıl bir yer? Aman Allah’ım! Hayretler içinde oğlum Mustafa Bey’e derdimi anlattım.
Hayatımda karşılaşmadığım, duymadığım, bilmediğim bir olayı yaşıyordum. Buna rağmen o kadar iç huzurum vardı ki, içim içime sığmıyordu. Sevinç ve neşe doluydum, sanki sarhoş olarak eve gidiyordum. Böyle şeylere ben alışkın değildim, ama şu bir gerçek beni çok mutlu ediyordu.
Zaman geçiyor, Sadettin Bey bizimle ilgileniyordu. Sincan’ın Fatih semtinde ikamet ediyorduk. Arabamız yoktu, otobüsle gelip gidiyorduk, mevsim kıştı. Sohbet çok hoşuma gidiyordu ki, ayrılasım gelmiyordu. Saat 23.30 olmuştu. Otobüs bulamam endişesi, beni sıkıyordu. Ortam kalabalık, çok önemli konular anlatılıyordu. O sohbetin yoğunluğunda benim halim ve sıkıntım Sadettin Bey’e ayan olmuştu.
Hemen orada bulunan arkadaşa, “Nuri Bey arabayla mı geldiniz?” dedi. O da, “evet efendim” dedi. “Siz giderken Hakkı Bey’leri de alır mısınız? Deyince Nuri beyde “Evet efendim alırım, birlikte gideriz” dedi. Ben bu olaya hayran kalmıştım. Bu Yüce dost, benim rahatsız olduğumu anlamıştı.
Bizim rahat etmemiz için sohbetin koyu yerinde, arkadaşının sorunu ile ilgilenen bir dost. Ne dersiniz, bulunmaz bir ahbap denir. Sizi, sizden fazla düşünen yüce dost işte. Biz rahatladık, sohbetin güzelliğinden faydalandık, mutlu ve huzur dolu bir gönülle ayrıldık. Yüce Dost, bizimle yakından ilgileniyor, alaka gösteriyordu. Benim de çok hoşuma gidiyordu, yabancılığı ortadan kaldırmıştı.
Kendi evimden daha rahat geliyordu. Daha üç hafta olmamıştı. Arif Demirbaş Bey ile bizi tanıştırdı. Arif Bey’e, “bak başkan kümenize Hakkı Bey de katılabilir” dedi. Ben çok memnun olmuştum, çünkü kabul görüyordum. Arif Bey’den Allah razı olsun. Benimle o kadar yakından ilgilendi ki, candan bir arkadaş olarak her konuda yardımlarını hiç esirgemedi.
Ankara’ya daha önce hiç gelmemiştim, acemiydim. Nerden inilir nerden binilir bilmiyordum. Hiç de çekindiğim gibi olmadı. Arif Bey gibi bir arkadaşınız olursa, endişeye gerek yokmuş. Arif Bey bana iş yerini gösterdi. Siz buraya gelin, birlikte küme toplantılarına katılırız, dedi.
Ben rahatlamıştım, aynen küme toplantılarına katıldım. Küme arkadaşları da birbirinden güzel, yiğit, candan arkadaşlardı. Hepsi benim yetişmeme öyle çaba gösteriyorlardı, öyle fedakarlardı ki… Hepsinin davranışları ve konuşmaları hoş, beğenimli, hep olayın olumlu tarafından bakıyorlar, insana hep ümit veriyorlar, sen yaparsan olur diyorlar, olmaz diye hiçbir şey yok yeter ki sen iste, yaptın da ne olmadı gibi güzel sözler ifade ediyorlardı.
Bu beni çok etkiliyordu. Çok faydalanıyordum, bu bir gerçekti. Bu faydalandığımı ben bildiğim gibi, yanımdaki hanımım, kızım, oğlum, gelinim, bunlar da bendeki neşeli huzurlu halimi tespit etmişler, onların da hoşuna gidiyordu.Beni her yönü ile etkileyen Sadettin Beyi dilimden düşürmüyordum. Gece rüyalarıma giriyor, orda bana sohbet veriyordu. Haftalık sohbetlere katılıp faydalanıyordum, öyle etki altında kalmıştım ki, ben de anlayamıyordum.
Bir gün gündüz, Ulus meydanında deli gibi veyahut sarhoş muydum, yoksa ben öldüm mü gibi tereddütlü haller yaşadım. Bakıyorum ölmemişim, bakıyorum deli de değilim, bakıyorum sarhoş da değilim. Kanaat geldim, ben yeni diriliyorum dedim, devam et Hakkı Bey, sen doğru yoldasın, emin ellerdesin, bu karara vardım. Aklım gelişiyor, iyi ile kötüyü fark etmeye çalışıyordum.
Takdirim uyanmıştı, her halde gölgelikten çok şükür, kurtuluyordum. Buna nasıl sevinmeyeyim. Bir gün, Cumartesi sohbetinde konuşmalardan anlamaya çalışıyorum. Kırıkkale’de dernekten falan söz ediyorlar. Merak edip sordum. Sadettin Bey de “Kırıkkale’de bizim derneğimiz var. İnsan Yüceliğini Gerçekleştirme Derneği. Dernek faaliyetlerimiz var. Pazar günü oraya gideceğiz. Siz de gelebilirsiniz” dedi.
Ben o kadar sevindim ki bu davete, hemen icabet ettim tabi ki. Gece bile heyecandan uyuyamıyordum. Sabah olmuştu. Erkenden kalktım, hazırlandım. Saat 9.00 da Maltepe’de oldum. Sadettin Bey de hazırdı. O zaman yüce dostun Peugeot marka kendisine ait aracına birlikte bindik. Aracı kendisi kullanıyordu. Hayatımda en güvenilir, emin yolculuğumu yaptım.
O kadar candan tebessümü, bakanın içini güldürüyor, bir güneş gibi insanın gönlünü aydınlatıyor. Ben bunu hissettim, hani derler ya senin gönlün kararmış, sen işe yaramazsın. İşte benim o kararan gönlüm, güneş değerek aydınlandı. O zaman sen işe yararsın arkadaş dedim. Derneğimize geldik.
Ordaki arkadaşlar Sadettin Beyi öyle karşıladılar ki, sanki kırk yıl ayrı gibi özlemişler. Hepsinin yüzü gülüyordu, ben de onlara katılmıştım, benim de yüzüm gülüyordu. Emin ellerdeydim, çünkü bunları biliyordum. Yılların hasretliği, korkulu rüya bitmişti. Korkacak bir şey yoktu artık, yalnız değildim.
Yüce dostun gemisine biz de binmiştik çok şükür. Tufan benim umurumda değildi. Ben gemiye binme sevincindeydim. Çaylar içildi, dernek faaliyetleri başladı. Herkes bilinçli, heyecanlı, neşeli, o kadar canlı. Orada hiç ihtiyar, yaşlı yoktu, hep 25 yaşı standardı vardı, seçilmiş kişilerdi oradakiler. Sohbet ortamı başladı. Dernek kalabalıktı.
Ben de yüce dostun karşısında, en uzak köşeden dinliyordum. Sohbete kendimi kaptırmıştım. Sanki kimse yok, ben ve yüce dost vardı. Beni karşısına almış, hep beni konuşuyor. Resmen beni incitiyordu. Benden ne istiyorsun, ben bu kadar hakarete tahammül edemem diyeceğim geliyordu. Ayıkıyorum, çevreme bakıyorum çok insan var. Yüce dost ortaya konuşuyordu. Başkasının gözüne bakarak konuşuyordu. Dahası birini tahta etmiş, ona söylüyordu.
Ama sözler ona gitmiyor, hep dolaşıp bana geliyordu. Ne yapacağımı şaşırmıştım. Ben hayatımda böyle bir sıkıntı çekmemiştim. Kimse bana böyle hakaret etmemişti, acı çekmemiştim. Ne bu böyle diyordum. Benden ne istiyor bu adam. Resmen benimle dövüşüyordu. Tahammül edemiyorum artık, dedim. İncinmiştim, sabrım kalmamıştı. Çıkıp gideyim dedim, çıksam nereye gideceğim, arabam da yoktu, akşam olmuştu. Şehrin de acemisiydim.
En iyisi sabredeyim dedim. Böylelikle kendimi teselli ediyordum. Bakıyorum, çevremdeki arkadaşlar o kadar rahatlar. Herkes kendi aleminde yaşıyor. Benim dünyamda ise telaş var. Kaçıp kurtulmak istiyordum. Nereden nereye kaçacaksam sanki… Baktım Yüce Dostun benimle bir ilgisi yok. O rahat, gülerek, neşe içerisinde sohbetini anlatıyor. Allah Allah, bu ne iş…
Benimle ilgilenmiyor. Ortaya konuşuyor. Bana ne oluyor da, içimde fırtına kopuyor. Görünüşte bir şey yok, ama yaşanıyor. Bunu ben biliyorum. Benim de aklım bu işe ermiyordu. Sohbet olursa olsun, dedim. Kendi haline bıraktım. Bıraktım bırakmasına ama sözler ok gibi hep bana saplanıyor. İster istemez yerimde duramıyordum. Böyle bir hal içinde sohbet sona erdi.
Ben çok ezilmiştim. Yüce dosta kırgındım. Bu kadar da insanın üstüne gelinmezdi. Yüce Dost dernekteki arkadaşlara “Bize müsaade, yolumuza gidelim” diyerek, arkadaşlardan izin istedi. Vedalaşarak dışarı çıktık.
Yüce Dost’la şehirden çıktık. Ankara istikametinde seyir halindeyken, benimle konuşmak istedi.” Ne güzel sohbet oldu öyle değil mi Hakkı Bey” dedi.
Ben, evet ama efendim, bu kadar da olmaz ki, hep benim üzerime geldiniz, beni çok incittiniz. Dayanılacak gibi değildi, dedim. Yüce dost da,”ne oldu Hakkı Bey anlayamadım. Sizinle bir ilgisi yok sözlerimin. Siz hiç konu bile olmadınız. Sizi hiç üzer miyim ben. Siz üzerinize alınmışsınız. Ben sohbetlerde insanı anlattım. Olmamız gereken insan modelini, arkadaşlara anlattım. Siz üzerinize alınmayın” diyerek benim gönlümü aldı, beni rahatlattı.
Benim yüzüm gülmeye başladı. Yüce dostla barışmıştık artık. Mutlu ve huzur dolu yolculuğumuz bir saniye gibi çabucak geçti. Ankara’ya gelmiştik. Beni uygun bir yerde indirebilir misiniz efendim diyerek, çok teşekkür ederek vedalaşıp ayrıldım. O günden sonra Ankara’dan ayrıldım. Misafirlik bitmişti. Üç ay gibi bir zaman çabuk geçmişti. Benim bir endişem vardı.
Allahım benim canımı alma da, Kayseri’deki arkadaşlara gerçekleri anlatayım, babama gerçekleri anlatayım. Böyle bir Yüce dostun olduğunu onlara söyleyeyim, dileğim buydu. Allah dileğimi yerine getirdi. Bizlere nasip eyledi. Yüce dostun varlığını, arkadaşlara anlattım. Onlar da çok memnun oldular, ne güzel dediler.
Yüce dostun o gürül gürül akan feyzinden onlar da nasiplerini aldılar. Sıra babama gelmişti. Babamın da böyle bir gerçekçiden haberi yoktu. Babama da olayları anlattım. Çok memnun oldu. Allah’a şükür Abdulkadir Duru beyin sancağı, emin ellerde dedi. Takdir ederek, Sadettin Bey’i çok sevdi.
Tam bir Muhammedi Ahlak üzere dedi. Aman oradan ayrılma. Sen de çok değişmişsin, bunun farkındayım oğlum dedi. Yüce dostun aşkıyla günler gelip geçiyordu. Ben emekli olmuştum. Köyüme ev yaptırmıştım. Orada yaşamayı düşünüyordum. Bana ait bahçelerim vardı, onlarla uğraşayım diyordum.
Aradan bir yıl gibi bir zaman geçmişti. Günlerim huzurlu geçiyordu. Ankara’daki günlerimi hatırladıkça beni coşturuyor, teselli oluyordum. Kızım Neslihan Hanım da fikrimizi beğenmişti. Yüce dostun tavsiyesiyle Neslihan Hanım kızımız, Arif Beyin eşi Öznur ablasıyla görüşmeye başladı. Biz de aynen tavsiyeye uyduk. Öznur hanımla tanıştılar. Neslihan Hanımda da değişmeler olmuştu, ablasını çok sevmişti.
O anda kızım da köyde yanımızdaydı. Birlikte karar verip, Ankara’ya gidip Yüce Dost’la görüşmek istedik. Ankara’ya geldiğimizde mevsim yaz olduğu için, Yüce Dost’un arkadaşları ile birlikte Kızılcahamam kaplıcalarında, tatilde olduklarını öğrendik. Neslihan hanıma,
Kızılcahamam’a ben gideceğim, istersen seni de götüreyim. Öznur ablanlar da oradalarmış, gidelim dedim. Neslihan Hanım da, onları rahatsız etmeyeyim baba, sonra görüşürüz. Görüşsek iyi olurdu, ama nasip değilmiş dedi. Biraz üzülmüştü. Ben yalnız olarak Yüce Dostu Kızılcahamam’da ziyaret edip geldim. Beklemeye zamanımız da yoktu. Ankara’dan ayrıldık. Kızım hüzünlüydü.
Ablamı görmeden gidiyorum, diye duygulanıyordu. Bende bu duruma üzülüyordum. Niğde’den Ankara’ya ablası ile görüşmek için gelmişti. Görüşme nasip olmamıştı. Bu ona zor geliyordu. Telefonla da görüşme olmuştu, ama yeterli gelmiyordu. Bu olayı Neslihan Hanım, ablası Öznur Hanıma yansıtmış, o da üzülmüş, keşke babanla sen de gelseydin gibi konular olmuştu.
Bu olaydan Neslihan Hanım tatmin olmamıştı. Bu konuyu Öznur Hanım Yüce Dosta anlatır. “Efendim o bizi göremedi, biz onları ziyaret etsek olur mu? demesi üzerine Yüce Dost, çok güzel olur, ifadesini kullanır. Eşi Arif Bey ile birlikte bizim bulunduğumuz Niğde’nin Dündarlı kasabasına gitmek için Ankara’dan çıkarlar yola.
Telefonla konuyu bize bildirdiler. Biz çok sevindik.
Fedakar küme başkanım Arif Bey, bir dostluk adına köyüme gelir, misafirimiz olur. Bizi çok memnun etmiştir. Yüce dostun kokusunu getirmiştir. Kayseri’den arkadaşlarımız da, Arif Beyin geldiğini haber aldılar. Onlar da gelip katıldılar. Güzel bir ortam olup, sohbet ve izlenimlerimizle çok faydalandık.
Dostluk adına Ankara’dan çıkılıp Niğde’nin uzak olan köyüne de gelinirmiş, bunu gördük. Böyle bir kardeşlik oluşması bizi memnun etmişti. Neslihan Hanım’ın ayrıca bu misafirliğe vesile olması, o kadar sevinip duygulanması bizi bile etkiledi. Bu ne güzel…Aynı dostta birleşmek, aynı çizgiler, aynı duygular, aynı hedef, aynı sevgiler o yüce dostun hatırı için olmuyor muydu?
Yüce dosta her şey için teşekkürler. Köydeki yaşantım beni tatmin etmiyordu. Orada da sevilip sayılıyorduk. Orayla bağımız vardı. Annemiz, babamız, kardeşlerim, elma bahçeleri, köydeki yeni yaptırmış olduğum bahçeli ev gibi bu değerlerin toplamı beni doyurmuyor.
Bütün bu sayılan değerler birleşse, Ankara’daki bir günlük küme toplantısındaki sohbet ortamında aldığım hazzın yerine geçmiyordu, bunu anlamıştım. Oradaki değerlerin naylon çiçek gibi görüntüsü vardı. Görüntüde güzel gözüküyordu, kokusu, özü yoktu. Sadece beni aldatıyordu.
Onun için orada, köyümde durasım gelmedi. Bir sebep olsa da Ankara’ya gitsek derdine düştük. Sevdiğinin derdine düşersen, yola çıkarsan Allah bir sebep halkediyor, ama böyle ediyor, ama şöyle ediyor.
İşte biz bunu yaşayarak Ankara’ya geldik. Özlediğimiz ortama kavuşmuştuk. Artık Allah’a şükürler olsun biz de Ankara’daydık. Gruba dahil olmuştuk. Kendimi o kadar mutlu hissediyordum, gönlüm o kadar hoştu. Küme toplantıları, Cumartesi sohbetleri beni o kadar doyuruyordu.
Benim bu halimi gören eşim Döndü Hanım “ Hakkı Bey, hanımlar sohbeti varmış, bizler de katılalım” dedi. Sadettin Bey’le görüştükten sonra hanıma müjde verdim. Tamam hanım, Bu haftaki cumartesi sohbetine sizleri götüreceğim, dedim. Döndü Hanım ve Emine Hanım çok sevinmişlerdi.
İkisi de çalışmalarımızı takdir ediyor, kitaplarımızı okuyorlardı. Çok isteklilerdi. Kızımız Neslihan Hanım o zamanlar yanımızda değil, Kayseri’de tahsil hayatını tamamlıyordu. O da orda ablası Öznur Hanımla telefon irtibatıyla ayakta duruyor, fikre bağlılığını sürdürüyordu.
Yeni haftanın cumartesi günü sohbetlerine hanımlar katılacaktı. Çok heyecanlılardı. Merak ediyorlardı, böyle bir ortama ilk kez katılacaklardı. Ben de heyecanlıydım. İzlenimleri nasıl olacaktı, merak ediyordum. Sohbete katıldılar. Sohbet sonunda hanımlara sordum, nasıl geçti diye. Hemen cevap verdiler, tek kelime çok çok güzeldi. Tam aradığımız yer. Çok heyecanlandık. Bizi çok güzel karşıladılar. Hepsi de çok candan, hiç yabancılık çekmedik.
Çok güzel konuşmalar oldu. Hep beğenimli konuşuyorlar, inşallah o ortama biz de layık oluruz dediler. Ben de çok memnun olmuştum. Çok güzel, sizleri tebrik ediyorum, haydi hayırlı olsun dedik, gülüştüler. Akşam olmuştu, beylerin cumartesi sohbetleri vardı. Ben de sohbete katılmıştım. Yüce dost bana sordu, "ne oldu hanımlar bugün sohbete katıldılar mı?" Evet efendim, katıldılar. "Nasıl, memnun olmuşlar mı,ilk izlenimleri nasıl?" dedi. Ben de, çok heyecanlılar, tam aradığımız yer, çok güzel ortam oldu diyorlar, dedim. O da "çok güzel, ilk izlenim çok önemli" dedi, memnuniyetlerini ifade etti.
Bundan sonra da katılabilirler, dedi. Ben de çok memnun olmuştum Döndü hanım ve Emine hanım da fikrimizin emniyetli çatısı altında eğitime girmişti. Bu ne güzeldi Allahım. Evimizde bayram havası vardı.Herkes neşeli idi, çünkü aynı gemide yolculuk yapıyorduk, emin ellerde idik. Bu da beni daha çok rahatlatıyordu.
Yakinen sevdiğim insanlar aynı duygular ve düşünceleri paylaşıyorduk. Bu bir bahtiyarlık değil miydi? Irmak yeter ki aksın, yolunu buluyor, aslına kavuşuyor. Biz de akmaya devam ediyoruz. Allah’tan dileğim aslımda kayıp olmaktır. Çıktık yola, mücadelemiz budur.
Kendisini yıllardır arayan adam, çok şükür aynada kendisini gördü, onu izliyor, onunla mutlu oluyor, onunla hayat buluyor, onunla diri kalıyor. O onun suyudur, suyumun kesilmesini istemiyorum. Yıllardır o kadar hırpalanmış, bataklıklardan kurtulmak için canlılığımı kayıp etmeden buraya kadar ulaştım.
Burada da besleniyorum, güçlenmeye çalışıyorum. Yollar çok çetin. Güçlüler, bu çetin yolları aşıyor. Biz de ailece bunun için çalışıyoruz. Yoksa, Yüce dosta kavuşmak yüreklilik ve mertlik istiyor. Yüce dost görünürde çok yakın, yakın olduğu kadar da çok uzakta. Ne var bunda deyip, gövdeyi görme.
Gövdeye bakarsan, aldanır kalırsın. O gövde derinliğindeki gizli gövdeyi görmek gerekir. Odur işte yüce dostun gerçek gövdesi. Onun için şaşar aklım, almaz. Bu akıl işi değil ki, aklımla çözeyim. Akıl ötesi bir iştir. O yüce dost, vücuda gizlenir durur. O küçük vücut içinde gövdeyi perde etmiştir. Gizlenir, bilinmez. Onun derdidir, beni yakar, kül eder. Hep aklımdır, mantığımdır benim engeller.
Bazen kabarır, taşar akarım. Aklım ile mantığımı kaldırır atarım. O zaman rahat eder, yaşarım. O günden bu güne yaşadığım canlı olarak tespitlerimi, hatıralarımı, bana bir daha yaşamama vesile olan başta Yüce dosta ve arkadaşlarıma teşekkür ediyor, Saygılar sunuyorum.
Hakkı Göktaş