Ağzına sahiplik; bu hafta tatbikat konumuz.
Hemen, benim bu konuyla ilgili herhangi bir problemim yok deyip sıyrılmak istedim. Sonra kendini ne kadar tanıyorsun deyip daldım araştırmaya.
Bazen severek yedim, bazen yemek zorundayım diyerek yedim. Bazen de vazgeçemediklerim oldu. Bunları ağzımdaki tatlara göre değerlendirdim. Mesela pasta kreması ve haşlanmış yumurtanın son lokması gibi.
Bunları fark edince, eyvah beni yönlendiren şeylere bak. Resmen ağzımdaki tatlar beni yönlendiriyor. Bunu ye, yeme diye talimatlar veriyor. Ben de ona göre tamam diyorum. Sonra da önüme gelince seviyorum ya da sevmiyorum diyorum. Sen bunu kendi isteğine göre söylemiyorsun ki…
Sonra anladık ki bu başlı başına tez konusu. Ve görüyorsunuz ki burada sahip değilsiniz. Yani kendi ağzımın sahipliğini yapamıyorum?
Ama kararımızdan sonra, “Dur” dedik. Önce sevdiklerimizden vazgeçip, ne olursa yemeye başladık. Kendi kontrolümde; az yemeye, abur-cubur şeyleri yememeye, yerkenki düşüncelerimize ve yalnız yememeye dikkat ettik. Yemek yerken kurallarımıza, besmelesiz yememeye, oturmadan ellerimizi yıkamaya ve duasız kalkmamaya, yemek yerken duvarımıza astığımız kararlarımızla veyahut öğreneceğimiz Esma-ül Hüsna’larla muhabbet ederek yemeye başladık.
Yani burada da rasgelelikten kurtulup bilinçli ve dikkatli yaşamamız için prensipler edindik.
Takdir etmek; kıymet bilmek ve bilinen kıymetin huzurunu duymak… Bizi, kendimizi ve değerlerimizi belirlemek…
Yaptığım herhangi bir hareketin, inceliğin ve söylediğim herhangi bir sözün, maksadını bilmezsem, onun rahatlığını kalben duymazsam, kendimi her seferinde mecbur hisseder ve beklemek ve ummak dünyalarına girerim. Yani bunları yaparken, kendi ihtiyacım diye yapmak, kendi insanlığımızın icapları diye yapmak mecburiyetindeyiz.
Onun için, yaptıklarımızın, hareketlerimizin değerini, kıymetini fark ederek yaşamak, kendi kendimizin gözünde yücelmek, takdir etmek ve kendimizden kocaman bir alkış almak için. Bizi kalben hangi dünyalarda yaşattığına bakalım. Böyle olursa görüyoruz ki; biz rahat, huzurlu, sade yaşıyoruz.
Bütün bu olumları, peygamberi sıfatları tespit edip kıymet bilirsem, kafamı, kalbimi Müslüman olma yoluna sokar, ona göre değerlendirebilirim. Bunları kendimi tanımak için yapacağım. Aldığım kararlara kıymet vererek ve değerini bilerek uygularsam gerçekten anlam bulur. Sonradan kalben huzurunu duyar, uygulu ve müslümanca yaşamanın zevkini yaşarım.
Diğer haftamızın karar konusu; “ŞÜKÜR”
Her türlü hallerde, her türlü olaylarda, kalben duyduğun ferahlık ve huzur. Bunda yine kendi değerlendirmeme göre tattığım duygu.
Bulunduğum her türlü yerde, yaşadığım her türlü olaylarda, kendime pay çıkarıp kesin benim eğitimim ve gelişmem için aşmam gereken bir engel kabul edip, tattığım huzur. Memnuniyet hali, yaşayışımdan, tarafımdan ve kendimden, insanlığımdan memnuniyet hali.
Bir diğer haftamızın konusu; “Kulağından yönetilme”
Kulağımızdan giren olumsuz şeylere artık pek fazla itibar etmiyoruz. Çünkü onlardan etkilendiğimizi fark ettirdi DOST. Daha sonra bizi başka başka dünyalara ittiğini gördük; bekleme, küsme, alınganlık, kızma gibi.
Bundan sonra kulağımıza gelenleri hemen içeri almamaya başladık. Önce sorgulayıp, işime yarayıp-yaramadığını anlayıp, ondan sonra değerlendirmeye başladık sayesinde.
Bunları yapabilmek için, önce karar almak lazımmış. Sohbetimizde, bu haftaki kararımız kulağından yönetilme. Neye göre değerlendirmen gerektiğini kararın nispetinde ölçüyorsun. Ona göre, bu bana yarar ya da yaramaz diyorsun.
Bu demek değil ki, dışardan gelen sesleri duymamak için kulağımı kapatmam lazım. Zahiren kapatamazsın, her geleni duyacaksın da.
Önemli olan benim kendime olan sahipliğimi engellemesin. İçeri aldığım her söz beni sevgi dünyasından çıkarmasın.
Mesela; kendimdeki değişiklikleri tespit edip, kendi kendime takdirimi yapıp, sevincini yaşarken, kızımın ani bir çıkışıyla kendimi hemen öfke ve kızgınlık dünyasına attım. Sonra kendi kendime, üç saniye önce neler hissediyordun, şimdi ne hissediyorsun dedim.
Bu üç saniye aralıkla yaşadığım dünyalar birbirine zıt. Biri sevgi dünyası, diğeri öfke dünyası…
İşte hangi dünyada yaşayacağıma ben karar veriyorum. Kendi sahipliğimi, kendim yapmalıyım, deyip karar aldık.
Kulağına, ağzına, gözüne sahiplik deyip başladık. Ama buna karar alıp başladık. Gördük ki kararımız nispetinde ciddiyetimiz, dikkatimiz uyandı. Ona göre dikkatli yaşıyoruz. İç huzurumuzu kimsenin kaçırmasına müsaade etmemeye dikkat ediyoruz.
Sahip insansın; bu bütün insanlarda, küçükten büyüğe herkeste fark edilen yönlendirilmekten, işimize karışılmasından, akıl verilmesinden hoşlanmıyoruz. Ben bilirim, ben yaparım, ben bilmiyor muyum gibi…
Demek ki dışarıdan kimsenin bizi yönlendirmesini istemiyoruz. O zaman bu olumumuzu içimize yönlendirirsek, çok güzel olur.
Duyguda ve düşüncede, iyide ve güzelde sahip insanım. “Her şeyim bana ait” deyip kendi sahipliğimizi yapıp, kendi iplerimizi kendimiz ele alabiliriz. Mesela; çok mutlusun. Mutluluğun hareketlerine yansıyor. Aktif, hareketli ve enerji dolusun. Herhangi biri çıkıp senin anlayışına, fikrine, inanışına ters bir hareket ya da sözde bulunsa hemen canlılık yok oluyor. Biraz önce neydin, şimdi ne oldun? Yaa… İşte o canlılığın, mutluluğun devam etmesi için kimsenin beni yönlendirmesine, akıl vermesine, huzurumu kaçırmasına müsaade etmemeliyim. Kendi sahipliğimi kendim yapmalıyım diyerek başladık.
“Dinlemek”; Buda bir başka hafta, bir başka karardı.
Dinlemek apayrı bir meziyetmiş. O kadar alışmışız ki konuşmaya. Adam anlatırken başlıyoruz akıl vermeye. Ya onun derdi akıl almak değil ki, dinlenmek ve rahatlamak istiyor. Ama sayesinde bunu da öğrendik. Ve sustukça kendimi dinlemeye başladım. Ve tabi ki kendimi tanımaya. Öyle güzel oluyor ki, o kadar çok şey öğreniyorsun ve o zaman ihtiyaçlara karşılık veriyorsun. Çünkü karşının niyetini ve ihtiyacını anlayıp yapman gerekeni yapıyorsun o zaman. Ve ihtiyaçlara cevap verdiğinde mutlusun. Anlayış, kabul, takdir, sevgi, şefkat bunları fark edip kendi kendini doyuruyorsun. Bu ne güzel meziyet. Sayesinde bu mutluluğu da tattık.
Gül ASİLOĞULLARI
Ev Hanımı