 Saygıdeğer İnsan Yüceliğini Gerçekleştirme Derneği üyeleri, Değerli misafirler, Hepiniz hoş geldiniz. Çağlara ışık tutacak, insanlığın bunalım, yalnızlık, sıkıntı ve iç boşluğundan kurtuluşunun reçetelerini sunan Örgünöz Fikir Sistemi’nin kurucusu Büyük Türk düşünürü ve mütefekkir insan Sayın Abdulkadir Duru eserlerinde insanı tarif ederken şunları söylemektedir.
Bir insanı yatırdık yatağa, dinlenmeye geçti gövde uyuyor. Nefes alıp veriyor. Fizik yapısındaki bütün organları eksiksiz ve kusursuz çalışmaya devam ediyor. Bazı zaman da insan rüya görüyor.
Uyurken rüya gören insan üçe bölünmüştür.
• Yatakta hiçbir şeyden habersiz mışıl mışıl uyuyan gövde,
• Uyumayıp rüya geren ve uyanıkken olduğu gibi yaşayan ( üzülen, sevinen, korkan vb )
• Bir de bunların hepsini idare eden, insanı gövde derinliklerinde yaşatan nefes alıp veren…
İnsanın esas kendisi bu üç varlıktan hangisidir? Adı hangisine konmuştur?
Fizik yapısı olan gövdesi mi, rüya gören mi? Yoksa organlarını işleten nefes alıp veren mi?
Ölü gövde ile diri gövdeyi ele alalım. Ölünün organları çalışmaz ve ölü rüya görmez. Demek ki rüya gören gövde değildir. Organları çalıştırıp gövdeyi yaşatan, nefes alıp verene bakalım. O da yaşatıcı candır. Bütün varlığı derinliklerinden yaşatıp sevk ve idare eden hayatı ilahidir. Rüya görmeye ihtiyacı yoktur. O, özümüzdür.
Rüya gören kimdir öyleyse? Kendimiz, adımızın konduğu esas insan o rüya gören varlığımızdır.
Kendisi görülmez ama o gövdede yaşar, gövdesini kullanır. Gövdesi insanın evidir.
İnsan evine gelir gider. Evinden ayrıldığı zaman işittiğini tam duyamaz. Baktığını göremez. Evine geldiği zaman yani gövdesi ile bir olunca baktığını görür. İşittiğini duyar, anlar, duygulanır.
İnsan sağda solda, dışarılarda gezmeyi, geçmişi geleceği hayalen yaşamayı bırakıp sürekli evinde durmayı talim etmeli ve bunu başarmalıdır.
İnsanın gözünün önündeki gerçekleri görebilmesi, dinledikleri ve okuduklarını anlayabilmesi, ancak evi olan gövdesinden hiç ayrılmadan yaşaması ile mümkündür.
Okuduğumuzu tam olarak anlamayışımızın sebebi de yine gövdemizi kitabın başında bırakıp esas kendimiz olan gezgincimizin geçmişte ya da gelecekte gezmesidir. Kitabın başındaki gövde istediği kadar kitap okusun, sınıfta oturan gövdemiz istediği kadar öğretmeni dinliyor gözüksün o anda asıl kendimiz olan gezgincimiz sağda solda geziyor. Çevremizdeki değişiklikleri fark edemeyişimizin, karşımızda bizi tanıyan insanın selamını alamayışımızın, işlerimizi yanlış yapmamızın, şaşırmamızın temel sebebi de yine kendimizi gövdemiz zannetmemizdir. Gezginciyi evinde dikkati ile beraber tutamamamızdır.
İşte adımız o sağda solda gezen varlığımız olan gezginciye konmuştur.
Tarihler boyunca insanoğlu her şeyi merek etti. Kendisine lazım olan, gövde rahatlığını temin edici tüm konuları düşündü. Bu ihtiyaçlarını temin etmek için kafa yordu, çalışıp çabaladı. Aya gidip, uzaylara çıktı. Koca uçaklar yaparak üzerine binip uçtu. Dev gemiler inşa etti. Denizlerde yüzdürdü. Gökleri delecek kadar yüksek binalar yapıp içine girip oturdu. Ardından merak etti. Kendi midesini doyurmak için bin bir çeşit yemek icat etti. İnsanoğlu merak ettiği ciddiye aldığı ve gereklerini yaptığı her konuda başarı sağladı.
İnsan kendisine lazım olan her şeyi düşünmüş ve ihtiyaçlarını karşılamıştır. İşte büyük Türk düşünürü ve mütefekkir insan Sayın Abdulkadir Duru kendisinden başka her şeyi bilip bulan insanın ne olduğunu, kim olduğunu, adının taşıdığı ve gezdirdiği bu yetmiş okkalık gövdeye değil bu gövdeyi de yaşatan sağda solda gezen varlığımız olan gezginciye konduğunu keşfetmiştir.
Dünyada tarihler boyunca insan üzerinde kafa yoran bilim adamları ve felsefeciler insanı hep sahip oldukları ile veya tek bir yönü ile tanımlamaya çalışmışlardır. İnsanı ekonomik bir varlık olarak görenden tutun da insanın düşünen bir hayvan olduğunu söyleyen maksatlılara kadar her şey söylenmiştir.
İşte Abdulkadir Duru Bey gerçek insanı keşfeder, insanın yapılarını ve bu yapılarının ihtiyaçlarını ortaya koyar.
Bu konuda Abdulkadir Duru Bey eserlerinde özetle şunları söylemektedir.
İnsan kendisini gerçekten tanıyabilirse, kendisini gövdesinden önce korur ve gereklilerle meşgul eder.
İç dünyasında yani kendisinde duramayan, yaygın ve dalgın olan insan inançlarının karışık olmasından, zihninin sade olmamasından boşluğa düşüyor ve dalgın oluyor.
Gününün çok saatleri, ya geçmişi düşünmek ya da gelecekleri hayal kurmakla geçer. Hısım akrabalarımızı, arkadaşlarımızı, daha başkalarını, görüp, işittiklerimizi düşünüp, onlarla zihnimizi yormaktan kendimiz kendimizin aklına bile gelmeden günler geçer gider.
Hâlbuki insan her an kendinde olmalı ve kendini yaşamalıdır. Kendimizi yaşamadığımız için, lüzumsuz şeyleri daha çok düşünür, boş yere zihnimizi karıştırır ve yorarız.
Gerçek huzurun, tatminin, zihin sadeliği ve ferah yürekle yaşamanın yolu, kendimize gelip, kendimizi yaşamaya başlamaktır.
Dağınıklıktan kurtulup, uyanık ve ayık bir yaşayış düzeyine ulaşmak için kendimizde yaşamamız şarttır.
Daha mutlu olmak isteyen, kendine dönsün. Daha zeki, daha anlayışlı olmak isteyen kendine dönüp kendini yaşasın.
Burada en önemli konu şahsiyet konusudur. İnsan kişiliğini şahsiyetlendirme çabasına düşmez ve şahsiyetinin değerini her şeyin üstünde tutmazsa noktasına ulaşsa da noktasıyla birliğini devam ettirip sürekli kendinde duramaz.
Ancak hayatlarını güven kaynağı olan kişilik şahsiyeti üzerine kuran ve güvenirliği ile iftihar eden insanlar, kendi evlerinde durur ve noktasıyla birlem yaşayabilirler.
Ancak şahsiyetli insan noktasında yaşayabilir. Şahsiyetli insan, inanırlığını, güvenirliğini, şerefini, haysiyetini, sevilirliğini ve sayılırlığını devamlı koruyana denir.
Tek başına kendi içinde yalnız kendisinin duyup yaşadığı yaşantı, insanın iç dünyasıdır. İnsan iç dünyası ile yaşar. İç dünyası ile ölür. İç dünyası ile ahirete gider.
İşte insanın kendini merak edip, oluştaki büyüklüğünü idrak etmesi ve gerçekleştirmesi için kendine gelerek aklını kendine kullanması şarttır.
Her şeyin sahibi olan insan sahiplik bilincine önce kendine sahip olmaktan başlayacak. Sonra da kendimize lazım olanlara sahip olacağız.
Gövdesine sahip olamayan, ağzına, eline beline, kulağına, gözüne sahip olamayan insan başka hiçbir yerine sahip olamaz. Birinci, ikinci, üçüncü basamakları çıkmayan insan zirveye ulaşamaz.
İnsan yapa yapa sahiplik bilincini kazanabilir. Kendine güveni artabilir. Yapmadan hiçbir şey olmaz. İnsan kendine, mahlûksal arzularına hâkimiyet kuracak ki, sahipliğine olan inancı ve güvenci gelişsin.
İnsanın sahipliğini yapabilmesi için insana güven ve güç gereklidir. İnsan bildiklerini yapabilme gücünü kesin inancından alır. Yaptıkça yaptığımızı gördükçe güven insanda sıfırdan başlayıp gelişiyor. Çünkü yapıyoruz. Yaptığımız görünüyor. Göründükçe de inancımız oluşuyor.
Biz başarımızı artırdıkça, inancımız da artar. Kendimize güven duymaya başlarız. Güven duydukça da güç bulur, güçleniriz.
Mütefekkir insan, büyük Türk düşünürü Abdulkadir Duru Bey’in doğumunun 89. yıldönümünde onu anmak, fikirlerini anlamak ve hayatımıza uygulamak için bir araya geldik. Kamil insanları mutlu ve memnun etmenin tek yolu açtıkları yolda ilerlemek, ortaya koydukları ilke ve prensipleri hayatımıza uygulamaktan geçmektedir.
Bu doğum gününün bizim de doğumumuza vesile olması dileğiyle hepinize saygılar sunuyoruz.
Arif Demirbaş
|